0

BOŞANMA DAVASINDAN SONRA AÇILAN NAFAKA VE TAZMİNAT DAVASI – AKHİSAR AVUKAT ALİ SAYIM

AKHİSAR AVUKAT / AKHİSAR BOŞANMA AVUKATI / AKHİSAR BOŞANMA TAZMİNAT DAVASI / TAZMİNAT AVUKATI

BOŞANMA DAVASINDAN BAĞIMSIZ NAFAKA VE TAZMİNAT DAVASI – BOŞANMAYA SEBEP OLAN OLAYLARA YÖNELİK KUSUR DURUMUNUN KESİN DELİL KABUL EDİLEREK TARAFLARIN BOŞANMALARINA ESAS KARARDA YER ALAN KUSUR BELİRLEMESİ GÖZETİLMEK SURETİYLE BİR KARAR VERİLMESİ GEREKMEKTEDİR.

KARARIN ÖZETİ: Somut olaya gelindiğinde; kadın eş aleyhine erkek eş tarafından Avusturya Cumhuriyeti Floridsdorf Bölge Mahkemesi’nde boşanma davası açıldığı, hükmün Viyana Bölge Adliye Mahkemesince yapılan temyiz incelemesi ile 13.12.2011 tarihine kesinleşerek tarafların boşanmalarına karar verildiği, sözü edilen mahkeme kararları ile boşanmaya sebep olan olaylarda kadın eşin kusursuz, erkek eşin ise evlilik dışı bir ilişkisi olmasından dolayı, eşini evden dışarı attığı ve birlik görevlerini yerine getirmemesi şeklinde gerçekleştirdiği kusurlu davranışlarıyla tam kusurlu olduğunun belirlendiği, tarafların boşanmalarına esas yabancı mahkeme kararı için Kırşehir Aile Mahkemesinin 2012/467 E. ve 2013/162 K. sayılı kararı ile tanıma kararı verildiği bu kararın 29.03.2013 tarihinde kesinleştiği, davacının bu tarihten sonra eldeki davayı TMK’nın 178. maddesi uyarınca 08.11.2013 tarihinde yasal süresi içerisinde açtığı ve davalıdan TMK’nın 174/1-2 ve 175. maddelerine göre maddi-manevi tazminat ve yoksulluk nafakası talep ettiği, hâl böyle olunca, yabancı mahkeme kararının tanınmasıyla birlikte boşanmaya sebep olan olaylara yönelik kusur durumunun kesin delil kabul edilerek, tarafların boşanmalarına esas kararda yer alan kusur belirlemesi gözetilmek suretiyle bir karar verilmesi gerekirken, davanın reddine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.


(4721 S. K. m. 166, 174, 175, 178, 181, 202, 281) (5718 S. K. m. 38, 50, 54, 58, 59) (6100 S. K. m. 303) (YİBK 10.02.2012 T. 2010/1 E. 2012/1 K.) (YİBK 22.01.1988 T. 1986/5 E. 1988/1 K.) (YİBK 24.12.2014 T. 2014/17-1656 E. 2014/1099 K.)

1. Taraflar arasındaki “bağımsız nafaka ve tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kırşehir Aile Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:

4. Davacı vekili 08.11.2013 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 1978 yılında evlendiklerini, davalının yurt dışına gidebilmesi için 1991 yılında anlaşmalı olarak boşandıklarını, 1995 yılında tekrar evlendiklerini, ortak dört çocuklarının olduğunu, müvekkilinin evlilik birliği içerisinde bir anne ve eş olarak tüm sorumluluklarını yerine getirdiğini, davalının ise eviyle ilgilenmediğini, eşinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamadığını, sadakatsiz davrandığını, müvekkiline hakaret ettiğini, psikolojik ve fiziksel şiddet uyguladığını ileri sürerek müvekkili yararına 25,000,00TL maddi, 40,000,00TL manevi tazminat ve aylık 1,000,00TL tedbir-yoksulluk nafakası ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabı:

5. Davalı cevap dilekçesi sunmamış olup; yargılama aşamasında davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

İlk Derece Mahkemesi Kararı:

6. Kırşehir Aile Mahkemesinin 16.04.2015 tarihli ve 2013/711 E., 2015/250 K. sayılı kararı ile; tarafların yurtdışında boşandıkları, yabancı mahkeme kararının yasalara uygun şekilde tanındığı, davanın ise bağımsız maddi-manevi tazminat ve nafaka talebine ilişkin olduğu, boşanmaya esas yabancı mahkeme kararında tarafların dilekçelerinin yer almadığı, kararın tercümesinde davacının tazminat isteğinde bulunup bulunmadığı hususunun ve mahkemece bu hususun değerlendirilip değerlendirilmediğinin belli olmadığı, taraflar arasında gerçekleşen olayların yurtdışında yaşandığı, dosyada dinlenen tanıkların ise Türkiye’de yaşadıkları, dolayısı ile tazminat şartlarının ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 01.07.2015 tarihli ve 2015/12564 E., 2015/14151 K. sayılı kararı ile;

“…Hüküm davacı tarafından, temyiz edilmekle, evrak okunup gereği düşünüldü:

Dava, boşanmadan sonra açılan boşanma sebebine dayalı maddi ve manevi tazminat ile nafaka isteğine ilişkin olup, 08.11.2013 tarihinde açılmıştır. Boşanma kararı yabancı mahkemece verilmiş, 13.12.2011 tarihinde kesinleşmiştir. Dava süresinde açılmıştır. Davalı erkek tarafından açılan münhasıran boşanmaya ilişkin Flaridsderf Bölge Mahkemesinin 30.03.2011 tarihli 16 c8/11h-11 sayılı kararında “evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan olaylarda kusurun … (davalı)’da olduğu” belirtilerek evliliğin bu kararın kesinleşmesi ile sona ermiş olacağına karar verilmiştir. Yabancı mahkeme ilamı kadın tarafından temyiz edilmiş, Viyana Bölge Mahkemesinin 45R 325/1lv sayılı, 27.10.2011 tarihli kararında “evlilik birliğinin tekrar kurulması pratik olarak mümkün değildir. Davacının (erkek) evlilik dışı bir ilişkisi olmasından dolayı, davalıyı (kadın) evden dışarı atması ve davalıya karşı ve reşit olmayan kızlarına karşı sorumluluklarını gereğince yerine getirmeyişinden dolayı “kendisine evliliğin yıpranmasında, parçalanmasında kusurlu olduğu yüklenilir” denilmek suretiyle erkeğin kusurları tespit edilmiştir. Açıklanan bu hususlar gözetilerek bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile reddine karar verilmesi doğru olmamıştır,…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.

Direnme Kararı:

8. Kırşehir Aile Mahkemesinin 03.11.2015 tarihli ve 2015/514 E, 2015/670 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçeyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

9. Direnme kararı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların yabancı mahkeme kararıyla boşanmaları ve bu yabancı mahkeme kararının 5718 sayılı Kanun’a uygun şekilde tanınmış olması karşısında, tarafların boşanmalarına esas yabancı mahkeme kararında tespit edilen kusurlu davranışlarının, TMK’nın 178. maddesine göre açılan boşanmanın fer’i niteliğindeki nafaka ve tazminat taleplerine yönelik davada kesin delil teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir.

12. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddesinin bir ve ikinci fıkraları;

“Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.

Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” hükmünü taşımaktadır.

13. Boşanma kararı, bozucu yenilik doğuran bir karar niteliğinde olup; kararın kesinleşmesi ile birlikte evlilik birliği ve birliğin gereği olan haklar ve sorumluluklar sona erer. Boşanma kararı eşler üzerinde kişisel sonuçlar (vatandaşlık, erginlik, kayın hısımlığı ve kadın eş yönünden soyadı) doğurduğu gibi mali sonuçlar da doğurur. Boşanma kararının eşlerle ilgili mali sonuçları 4721 sayılı Kanun’la; maddi tazminat (TMK m.174/1), manevi tazminat (TMK m. 174/2) yoksulluk nafakası (TMK m.175), ölüme bağlı tasarrufların hükümsüz kalması (TMK m.181) ve mal rejiminin tasfiyesi (TMK m. 202-281) olarak düzenleme altına alınmıştır.

14. Boşanma nedeniyle hükmedilecek maddi ve manevi tazminat talepleri hakkında TMK’nın 174. maddesi “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddî tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir” hükmünü taşımaktadır.

15. Kanunun 175. maddesinde ise yoksulluk nafakası “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz” şeklinde düzenleme altına alınmıştır.

16. Evliliğin boşanma sebebiyle son bulmasından doğan tazminat talepleri ve yoksulluk nafakasına yönelik dava hakları “boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar” (TMK m. 178). Başka bir anlatımla boşanma kararı kesinleştikten sonra boşanma sebebine dayalı açılacak tazminat ve yoksulluk nafakası davaları evliliğin boşanma sebebiyle son bulmasına ilişkin hükmün kesinleşmesinden itibaren bir yıllık zamanaşımı süresine tabidir.

17. Somut olayda taraflar 12.01.1995 tarihinde evlenmiş olup, Avusturya Cumhuriyeti Floridsdorf Bölge Mahkemesinin 30.03.2011 tarihli GZ. 16 C 8/11h – 11 dosya numaralı kararında belirtilen “…evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan olaylarda kusurun davacıda (…) olduğu,..” gerekçe ile boşanmalarına karar verilmiştir. Tarafların temyizi üzerine hüküm Viyana Bölge Adliye Mahkemesinin 45 R 325/11v sayılı kararı ile incelenmiş ve mahkemenin 27.10.2011 tarihinde “…evlilik birliğinin tekrar kurulması pratik olarak mümkün değildir. Davacının (…) evlilik dışı bir ilişkisi olmasından dolayı, davalıyı (…) evden dışarı atması ve davalıya karşı ve reşit olmayan kızlarına karşı sorumluluklarını gereğince yerine getirmeyişinden dolayı kendisine evliliğin yıpranmasında, parçalanmasında kusurlu olduğu yüklenilir, özellikle davalının (…) herhangi bir kusuru ne iddia edilmiş ne da tespit edilmesi istenmiş,…” gerekçesi ile verilen kararın yasalara uygun olduğu belirtilmiştir. 13.12.2011 tarihinde kesinleşen bu yabancı mahkeme kararı, eşlerden …’un istemi üzerine Kırşehir Aile Mahkemesinin 21.02.2013 tarihli ve 2012/467 E. ve 2013/162 K. sayılı kararı ile 5718 sayılı Kanun’un ilgili maddeleri uyarınca tanımış, tanıma kararının 29.03.2013 tarihinde kesinleşmesi üzerine boşamaya dayanak yabancı mahkeme kararının kesinleştiği 13.12.2011 tarihi itibari ile taraflar boşanmıştır.

18. Eldeki davanın niteliği gereği; 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un (MÖHUK) 50. vd. maddeleri ile düzenleme altına alınan tenfiz kavramına ilişkin genel açıklamalarda bulunmak gerekmektedir. Sınır aşan ilişkilerin artan yoğunluğu, özellikle yabancı unsurlu evliliklerden kaynaklanan uyuşmazlıklar başta olmak üzere birçok özel hukuk soranlarına sebebiyet vermektedir. Her devlet kendi mahkemelerinin verdiği kararlarla ulusal çıkarlarını korumaya çalışırken, diğer yandan da beynelmilel faaliyetleri ve kişilerin haklarına saygı kurallarını da gözetmek durumundadır. Egemen devletlerin kendi mahkemelerinin verdiği kararların etkililiği o ülke ile sınırlıdır. Yabancı mahkeme kararlarının verildiği ülke dışında kabul edilmesi, hüküm ve sonuç doğurması ise kararın tanınması ve tenfizi ile mümkündür. Kural olarak tanıma ve tenfiz açılacak ayrı bir dava ile gerçekleştirilebilir. Bu davalar sonucunda tanıma veya tenfiz kararı verilmesiyle birlikte yabancı mahkeme kararı, mahalli mahkeme kararı kuvvet ve niteliğini kazanır (YHGK, 18.10.2018 tarihli ve 2017/108 E., 2018/1459 K. sayılı kararı).

19. 5718 sayılı MÖHUK’un “Tenfiz kararı” başlıklı 50. maddesinin birinci fıkrası ile “Yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilâmların Türkiye’de icra olunabilmesi yetkili Türk mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesine bağlıdır,…” hükmü düzenleme altına alınmıştır. Aynı Kanun’un “Tanıma” başlıklı 58. maddesi ile de “(1) Yabancı mahkeme ilâmının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesi yabancı ilâmın tenfiz şartlarını taşıdığının mahkemece tespitine bağlıdır. Tanımada 54 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi uygulanmaz. (2) İhtilâfsız kaza kararlarının tanınması da aynı hükme tâbidir. (3)Yabancı mahkeme ilâmına dayanılarak Türkiye’de idarî bir işlemin yapılmasında da aynı usul uygulanır.” denilerek, yabancı mahkeme ilamının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesini, yabancı ilamın tenfiz şartlarını taşıdığının Türk Mahkemelerince tespit edilmesi şartına bağlanmıştır. Yabancı mahkeme ilamının kesin hüküm veya kesin delil etkisi, yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade edecektir (MÖHUK m. 59). Türk Hukuku’nda tenfizin etkisi; yabancı mahkeme ilamına “kararın kesin delil veya kesin hüküm etkisi (tanınması) yaratması ve icra edilebilirlik niteliği kazandırması” olmak üzere iki şekilde kendini göstermektedir. Hemen belirtmek gerekir ki; Türk tanıma ve tenfiz hukukuna göre, her tenfiz kararı, aynı zamanda tanıma kararını da kapsar. Diğer bir söylemle, tenfizine karar verilen yabancı mahkeme ilamı aynı zamanda Türk Hukukunca tanınmış da olmaktadır.

20. Nitekim; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 10.02.2012 tarihli ve 2010/1 E., 2012/1 K. sayılı kararında “…Bir ilamın başka bir ülkede o devletin icra organlarını harekete geçirerek uygulanmasını, icra edilebilirliğini bağlamak, ancak tenfiz kararının varlığı ile mümkündür. İcra edilmesinin gerektiği ülkede tenfiz için yabancı mahkeme kararında tenfiz şartlarının var olup olmadığının incelenmesi ve varılacak sonuç dairesinde verilecek tenfiz kararı ile mümkün ve uygun olacaktır. Tenfiz (exeguatur) doktrinde değişik şekillerde açıklanmaktadır. Tenfiz, yabancı mahkeme kararına, kesin hüküm ve kesin delil kuvveti uygun görmek yanında, Türk icra organları aracılığıyla Türkiye’de icra edilebilme gücünün verilmesine ilişkin bir mahkeme kararıdır. Yabancı bir mahkeme kararının Türk Mahkemeleri’nce tenfiz edilebilmesi için, özel hukuk ilişkisinden doğan bir uyuşmazlığı çözmek için verilmiş olması gerekir (5718 s. MÖHUK m.50). Hukuk davalarının usul hukukuna ilişkin bir vasıflandırma olmasına, vasıflandırmaya ilişkin değerlendirmeler ile hangi tür davaların hukuk davası olacağı, tenfizin talep edildiği ülke hukukuna göre belirlenecek ve değerlendirilecektir. Diğer yönüyle; yabancı ilamın, verildiği ülke hukukuna göre şekli anlamda kesinleşmiş olması gerekir. Tenfiz davasında hukuki yarar şartı öncelikle incelenerek, kararı verecek olan hâkimin, yalnızca yabancı kararın tenfiz edilebilmesi için Türk Hukuku’nda aranan şartları taşıyıp taşımadığını irdelendikten sonra, şartların bulunması halinde artık tenfiz (exequatur) kararını verebilecektir. Tenfiz mahkemesinin, yabancı mahkemenin esasa uyguladığı hukuku ve aynı şekilde kendi usul hükümlerini doğru uygulayıp uygulamadığını inceleme ve yabancı ilamın içeriğini tetkik etme olanağı bulunmamaktadır (2675 s. MÖHUK m.38/c, 5718 s. MÖHUK m.54/a, b, c, ç). Ancak, yabancı mahkeme ilamının Türk kamu düzenine açıkça aykırı olması halinde, tenfize her şekilde engel bulunduğu 5718 sayılı Kanun’un amir hükmü gereğidir,…” şeklinde gerekçe ile tanıma ve tenfiz kavramları açıklanmış olup, buna göre; tenfiz mahkemesinin, özel hukuk ilişkisinden doğan bir uyuşmazlığa yönelik verilmiş bulunan yabancı mahkeme kararına ilişkin maddi hukuk ve usul hukuku denetimi yaparak, yabancı ilamın içeriğini tetkik etme olanağı bulunmadığına karar verilmiştir.

21. Türk Hukuku’nda kusurlu olup olmama durumunun boşanmanın mali sonuçları yönünden önem taşıdığı dikkate alındığında, uyuşmazlığın çözümünde kusur ve nedensellik bağı kavramlarının da açıklanması gerekmektedir. Boşanma nedeniyle yoksulluk nafakası ve tazminat ödenmesine karar verilebilmesi için; bir eşin “kusurlu davranışları” ile diğer eşte “tazminatlar yönünden zarar oluşumu ve yoksulluk nafakası yönünden ise yoksulluğa düşme durumu” arasında “nedensellik bağı” olmasını gerektirir. Daha açık bir ifadeyle eşte oluşan zarar ve yoksulluğa düşme olguları; boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleştiği kabul edilen kusurlu davranışlar nedeniyle oluşmalıdır. Hâkim; olayların alışılan akışına ve yaşam deneyimlerine göre, kusurlu eşin boşanmaya sebebiyet veren eylemlerinin, diğer eşte ağır zarar yaratması ve eşin boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olması arasında uygun nedensellik bağını kurduğu takdirde tazminat ve nafaka ödenmesine karar verebilir. Hâkim, evlenmeden önce olan ya da boşanmaya sebep olmayan olayları nedensellik bağının kurulmasında ölçü olarak alamaz. İşte bu sebeple; eşlerin kusurlu davranışlarının boşanmaya sebep olup olmadığı yönünde kurulması gereken “nedensellik bağı” kavramının, boşanmaya sebep olduğu iddia edilen vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediği hususunu inceledikten sonra tarafların boşanmalarına karar verilmesinin gerekip gerekmediğine hükmeden mahkeme tarafından yapılmış olması gerekliliği hususu kuşkusuzdur. Zira taraflar yönünden boşanma kararını veren hâkim: o evliliğe münhasır, tarafların boşanmaya sebep olan kusurlu davranışlarını belirlemiş ve boşanma kararı vermiştir. Tartışmasız olduğu üzere, taraflar yönünden boşanmaya sebep olan olay veya olaylar artık belirlenmiştir. Boşanma kararının verildiği hükmün kesinleşmesi itibariyle, artık o evlilik nedeniyle doğmuş veya doğacak olan tüm davalar boşanma kararının verildiği mahkeme kararında yer alan kusur belirlemesi ile bağlıdır ve bu durumun doğal sonucu olarak yapılan kusur belirlemesi, başka bir mahkemenin kararında tartışılamayacağı gibi yeniden kusur belirlemesi yapılmasına da imkân tanımayacaktır. Nitekim benzer husus 22.01.1988 gün ve 5/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Karar gerekçesinde “…Sözü edilen olaylar boşanmaya yol açabildiği halde kişisel menfaatleri ağır bir biçimde haleldar etmeyebilir. Hakimin değerlendireceği husus o olayların boşanmayı gerektirip gerektirmeyeceği hususu elbette değildir; bu yön boşanma ilamı ile artık kesinleşmiştir…” şeklinde açıklanmıştır.

22. Vurgulamakta fayda vardır ki; MÖHUK’un 59. maddesi ile düzenleme altına alınan hüküm uyarınca, yabancı mahkeme ilamının kesin hüküm veya kesin delil etkisi, yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade edecektir. Kesin hüküm kavram itibari ile adli gerçeği ifade eder. Kesin hükümle amaçlanan ise; aynı kişiler arasında, aynı dava konusu uyuşmazlık hakkında mahkemelerin sınırsız şekilde meşgul edilmesini engellemektir. Bu şekilde hem kişiler, hem de devlet için hukuki güvenlik sağlanmaktadır. Kesin hüküm, öncelikle hükmü veren mahkeme de dâhil olmak üzere bütün mahkemeleri bağlar. Bir hüküm maddi anlamda kesinleştikten ve hangi tarafın ne yönde haklı olduğu tespiti yapıldıktan sonra artık tüm mahkemeler, aynı taraflar arasında, aynı dava sebebine dayanılarak, aynı dava konusu hakkında verilmiş bulunan kesin hüküm ile bağlıdırlar. Bunun sonucunda; aynı dava yeniden incelenemeyeceği (kesin hüküm itirazı) gibi, aynı konuya ilişkin yeni dava, önceki davada verilmiş olan kesin hüküm ile bağlıdır (kesin delil).

23. Nitekim, aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 24.12.2014 tarihli ve 2014/17-1656 E., 2014/1099 K. ve 04.12.2013 tarihli ve 2013/20-300 E., 2013/1629 K. sayılı kararları ile de benimsenmiştir. Buna göre; aynı taraflar arasında, aynı dava sebebine dayanarak ve aynı konuya ilişkin yapılan yargılamada kesin hükme bağlanmış olan vakıa (HMK m.303/2), görülmekte olan diğer bir ikinci davada ileri sürülen aynı iddia veya savunma yönünden kesin delil teşkil edecektir.

24. Bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlık konusuna yönelik yapılan değerlendirmede; boşanma davası ile TMK’nın 178. maddesine göre açılan her iki davanın da taraflar arasındaki evlilik birliğine dayalı hukuki ilişkiden kaynaklandığı, yukarıda da vurgulandığı üzere; aynı taraflar arasında, aynı hukuki ilişkinin temelini oluşturan sebebe dayalı olarak açılan ve sonuçlanan “kesin hüküm nedeniyle oluşan kesin delilin” tarafları ve hâkimi bağladığı, artık kesin delil ile kanıtlanan olayların hukuksal açıdan doğru olarak kabul edilmesinin zorunlu olduğu, hâkimin kesin delilleri takdir yetkisinin bulunmadığı gibi ayrıca TMK’nın 178. maddesine göre açılan davaların, boşanma davasının devamı niteliğinde olduğu, artık bu davada hâkimin, boşanma davasıyla belirlenen kusurlu davranışların boşanmaya sebep olması nedeniyle boşanma davasında belirlenen kusur belirlemesi ile bağlı olduğu, başka bir ifadeyle boşanma kararında taraflarca gerçekleştirildiği kabul edilerek kesinleşen kusurlu davranışların, TMK’nın 178. maddesine göre devam edilen davada kesin delil oluşturacağı, hâkimin boşanmaya sebep olan olaylar yönünden yeniden bir kusur belirlemesi yaparak nafaka ve tazminatlara ilişkin karar veremeyeceği açıktır.

25. Somut olaya gelindiğinde; kadın eş aleyhine erkek eş tarafından Avusturya Cumhuriyeti Floridsdorf Bölge Mahkemesi’nde boşanma davası açıldığı, hükmün Viyana Bölge Adliye Mahkemesince yapılan temyiz incelemesi ile 13.12.2011 tarihine kesinleşerek tarafların boşanmalarına karar verildiği, sözü edilen mahkeme kararları ile boşanmaya sebep olan olaylarda kadın eşin kusursuz, erkek eşin ise evlilik dışı bir ilişkisi olmasından dolayı, eşini evden dışarı attığı ve birlik görevlerini yerine getirmemesi şeklinde gerçekleştirdiği kusurlu davranışlarıyla tam kusurlu olduğunun belirlendiği, tarafların boşanmalarına esas yabancı mahkeme kararı için Kırşehir Aile Mahkemesinin 2012/467 E. ve 2013/162 K. sayılı kararı ile tanıma kararı verildiği bu kararın 29.03.2013 tarihinde kesinleştiği, davacının bu tarihten sonra eldeki davayı TMK’nın 178. maddesi uyarınca 08.11.2013 tarihinde yasal süresi içerisinde açtığı ve davalıdan TMK’nın 174/1-2 ve 175. maddelerine göre maddi-manevi tazminat ve yoksulluk nafakası talep ettiği, hâl böyle olunca, yabancı mahkeme kararının tanınmasıyla birlikte boşanmaya sebep olan olaylara yönelik kusur durumunun kesin delil kabul edilerek, tarafların boşanmalarına esas kararda yer alan kusur belirlemesi gözetilmek suretiyle bir karar verilmesi gerekirken, davanın reddine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.

26. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup direnme kararı bozulmalıdır.

IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18.02.2021 tarihinde oybirliği ile karar verildi. 

AKHİSAR AVUKAT / AKHİSAR BOŞANMA AVUKATI / AKHİSAR BOŞANMA TAZMİNAT DAVASI / TAZMİNAT AVUKATI

0

Düğünde Takılan Takılar/ Altınlar Kime Aittir? -Avukat Ali SAYIM Akhisar/Manisa

Yargıtay HGK
2017/1038 E.
2021/458 K.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ:Aile Mahkemesi

  1. Taraflar arasındaki “ziynet eşyasının aynen iadesi, olmadığı takdirde bedelinin tahsili” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … 12. Aile Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davacı ve davalı vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
  2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
  3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:

  1. Davacı vekili boşanma talebini de içeren daha sonra ziynet talepleri yönünden tefrik edilen dava dilekçesinde; taraflara düğünde takılan 200 adet çeyrek altın, 6 adet tam altın, 3 adet yarım altın, 19 adet 20’şer gram 22 ayar altın bilezik ile 1 adet 14 ayar 13 gram altın bilezikten oluşan ziynet eşyasının öncelikle aynen iadesine, mümkün olmaması hâlinde ödeme günündeki değerlerinin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı Cevabı:

  1. Davalı vekili; talep edilen miktarda ziynet eşyasının bulunmadığını, toplamda 150 civarı küçük altın ve muhtelif ölçülerde bilezik takıldığını ancak örf ve adetlere göre düğünde takılan tüm takıların erkek tarafına ait olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme Kararı:

  1. … 12. Aile Mahkemesinin 10.11.2014 tarihli ve 2013/241 E., 2014/732 K. sayılı kararı ile; davaya konu ziynetlerin davalı yan uhdesinde kaldığının kabulü ile birlikte düğünlerdeki takıların kime takıldıysa ona ait olacağına ilişkin geleneklerinden bahseden davalı tanığının beyanı ve taraflara takılan takıları gösterir bilirkişi raporu benimsenerek sadece kadına ait olduğu anlaşılamayan davalıya takılan takıların onun kişisel malı sayılacağı gerekçesiyle, ispatlandığı kanaatine varılan 31 çeyrek altın, 22 ayar 11 adet bilezik, 22 ayar 1 adet bilezik, 1 adet 14 ayar fantezi bilezik yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

  1. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı ve davalı vekilleri tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.
  2. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 27.01.2016 tarihli ve 2015/2539 E., 2016/842 K. sayılı kararı ile; “.Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir. Davacı vekilinin temyiz itirazları yönünden yapılan incelemede ise; Dava; düğünde takılan ziynet eşyalarının aynen iadesi; bunun mümkün olmaması halinde değerinin nakden tahsili istemine ilişkindir. Kural olarak, düğün sırasında takılan ziynet eşyaları, kim tarafından, kime takılırsa takılsın, kadına 19/11/2021 12:10 Yargıtay Bilgi İşlem Merkezi Müdürlüğü Tarafından Oluşturulmuştur. Sayfa 1 YARGITAY BAŞKANLIĞI bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı sayılır. Türk Medeni Kanunu’nun 6.maddesi hükmü uyarınca; Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde, gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü, hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Somut olayda; tarafların düğünlerinde, davalıya takılan 1 adet 22 ayar 13 gr bilezik, 3 adet yarım altın, 2 adet tam altın, 80 adet çeyrek altının, davalıya ait olduğu kabul edilerek, sadece, düğünde kadına takılan altınların bir kısmı yönünden kabul kararı verildiği; talep olunan 5 adet altın bileziğin ise, davalı tanığı anne …’ nin(bilezikleri düğünlerde davacının kolunda gördüm) beyanına göre davacıya iade edildiği kabul edilerek, bu talep yönünden ise ispatlanamayan davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Oysa, davalı tanığı annenin beyanı; dava konusu 5 adet burma bileziğin davalı tarafından davacıya iade edildiğinin ispatına yeterli değildir. Mahkemece yapılacak iş; düğünde taraflara takılıp da davacıya iade edildiği ispatlanamayan, davalıya da takılan altınlar ve 5 adet burma bilezik de dahil altınlar hakkında davanın kabulüne karar vermekten ibarettir. Yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.” gerekçesiyle karar bozulmuştur.

Direnme Kararı:

  1. Mahkemenin 30.05.2016 tarihli ve 2016/234 E., 2016/388 K. sayılı kararı ile; takıların davalı elinde kaldığı kabul edilerek tekrar davacıya iade edildiğinin ispat yükünün davalıda olduğundan bahisle kısmen kabul kararı verildiği, bu karar verilirken davalıya takılan takıların davalıya, davacıya takılan takıların ise davacıya ait kişisel mal olduğunun kabul edildiği, sadece davalıya takılan 13 gram 22 ayar 1 adet bilezik yönünden bu takının kullanılış amacı ve niteliğine göre erkek tarafından kullanılabilecek takılardan olmaması nedeni ile davanın kabul edildiği, Özel Dairenin ise düğünde takılan takıların kime takılırsa takılsın kadına bağışlanmış ve onun kişisel malı olacağından bahisle bozma kararı verdiği, bu bozma gerekçesinin doğru olmadığı, zira tanık …’nın yeminli ifadesinde bu tür takıların kime takılır ise onun sayılacağına dair adetleri olduğunu beyan ettiği, davalıya takılan takıların bilirkişi raporunda da fotoğraf ve CD incelenerek açıkça belirlendiği üzere ziynet-yarım-çeyrek altın, para ve bir adet 13 gram 22 ayar bilezikten ibaret olduğu, davalı erkeğe takılan bilezik yönünden davacı kadının davasının zaten önceki kararda kabul edildiği, diğer ziynet-yarım-çeyrek altının ise nitelikleri ve kullanım amaçları gereği yatırım aracı oldukları, günümüzde erkeklerin de altın günleri yapmaya başladıkları, bankalarda altın hesabı açtıkları, bu tür değerli metallerin tasarruf amacı ve aracı olarak sürekli alınıp satıldığı, para biriktirildiğinde bu nitelikte değerli metallerin herkesçe edinildiğinin bir gerçek olduğu, kaldı ki Özel Dairenin bu takıların kadına bağışlanmış sayılacağını kabul ettiği, bağışın, bağışlayan kişinin bağış iradesini bağışlanana tevdi etmesi ve bağışlananın da bu bağışı kabul edilmesi ile sonuçlanan bir işlem olduğu, düğün sırasında davacıya bağış iradesini gösterip ona takı takma serbestisi var iken hâlen yatırım amacı ve aracı niteliğinde olan belirtilen takıların davalıya takılması hâlinde, bu takıları takanların bağış iradesinin davacıya değil davalıya yöneltildiği ve onun da kabul etmesi ile artık davalının kişisel malı olacağı kanaatinin hasıl olduğu, aslında bu nitelikteki takıların edinilmiş mal olduğu hususunun da uygulamada tartışılmaya başlanması gerektiği ancak davacı yanın bu yönde bir talebinin olmadığı, yine beş adet burma bilezik yönünden davalının annesi de olsa tanık …’nin bu bilezikleri davacının kolunda gördüğünü yeminli olarak ifade ettiği, tanığın doğru söylemediğine ilişkin 19/11/2021 12:10 Yargıtay Bilgi İşlem Merkezi Müdürlüğü Tarafından Oluşturulmuştur. Sayfa 2 YARGITAY BAŞKANLIĞI somut belirti olmaz ise asıl olanın yeminli tanıkların doğruyu söylediklerinin kabul edilmesi gerektiği, tanığın salt davalının annesi olmasının onun doğruyu söylemediğini kabule yetmeyeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

  1. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

  1. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık;

a) Düğündeki takıların takılan kişiye ait olacağına ilişkin gelenekleri bulunduğuna dair tanık beyanı olan eldeki davada, kullanılış amacı ve niteliğine göre erkek tarafından kullanılamayacaklar hariç olmak üzere düğün sırasında erkeğe takılan ziynet eşyalarının erkeğin kişisel malı sayılıp sayılamayacağı,

b) Yerel Mahkemece verilen ilk kararda, düğünde davacıya takıldığı benimsenen 5 adet bilezik yönünden talep reddedilmiş ve davacı tarafından bu husus temyize konu edilmemiş olmakla birlikte, Özel Dairece davacı lehine bozma nedeni yapılmasının davalının kazanılmış hakkının ihlali mahiyetinde olup olmadığı, taraflarca ileri sürülmemesi nedeniyle bu hususun re’sen nazara alınıp alınamayacağı, re’sen dikkate alınamayacağı sonucuna varılacak olursa düğünde davacı kadına takılan ve saklanması için kendisine teslim edilen 5 adet burma bileziği davacıya iade ettiğine ve akabinde birkaç sefer davacının kolunda gördüğüne ilişkin tanık olarak dinlenen davalının annesinin yeminli beyanına itibar edilip edilemeyeceği, buradan varılacak sonuçlara göre davalıya takılan altınlar ve 5 adet burma bilezik yönünden de davanın kabulünün gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

  1. Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlığın aydınlatılması için ispat hukuku yönünden geçerli kurallara değinmekte yarar vardır:
  2. Dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir.
  3. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 187/1. maddesi;

“İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir.” şeklinde düzenlenmiştir.

  1. Vakıa (olgu) ise, 03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylar şeklinde tanımlanmıştır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir.
  2. Diğer taraftan hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini, kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı hususu ise HMK’nın “İspat yükü” başlıklı 190. maddesinde yer almakta olup; “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.” şeklinde hüküm altına alınmıştır.
  1. Bu hüküm, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “İspat yükü” başlıklı 6. maddesinde yer 19/11/2021 12:10 Yargıtay Bilgi İşlem Merkezi Müdürlüğü Tarafından Oluşturulmuştur. Sayfa 3 YARGITAY BAŞKANLIĞI alan: “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” ifadesine paralel olarak düzenlenmiştir.
  2. Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 10.11.2020 tarihli ve
    2017/3-1509
    E., 2020/863 K. sayılı kararında da aynı hususlara değinilmiştir.
  3. Eldeki davada, davacı düğünde takılan altınların kendisine ait olduğunu ancak davalı tarafça verilmediğini iddia etmiş; davalı ise yerel örf ve adetleri gereği düğünde takılan altınların erkek tarafına ait olduğunu o nedenle davacıya verilmediğini savunmuştur. Mahkemece davalı tarafça iddia edilen örf ve adetin varlığına ilişkin dinletilen tanığının beyanına itibar edilerek kadına özgü olanlar dışında düğünde takılan ziynetlerin kime takıldıysa ona ait olduğu kabul edilmiştir.
  4. İhtilaf düğünde takılan ziynet eşyasının taraflardan hangisine ait olduğu noktasındadır.
  5. Mevzuatımızda, düğün sırasında takılan ziynet ile parasal değeri olan bütün eşyanın aidiyeti konusunda yazılı bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenledir ki, örf ve adet hukuku uygulanmaktadır. Yargıtayın yerleşik uygulamasına, yaygın örf ve adet ile ülke gerçeklerine göre kural olarak, düğün sırasında takılan ziynet eşyası ve paralar kim tarafından ve hangi eşe takılırsa takılsın aksine bir anlaşma ya da örf ve adet kuralı olmadığı takdirde kadına bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı kabul edilir. Yani erkeğe takılan ziynetler ve paraların da aksi kanıtlanmadığı müddetçe kadına ait olduğu kabulü vardır. Söz konusu ziynet eşyasının (altın vs.) evlenme sebebiyle gerek ailelerce ve gerek yakınlarca kadına geleceğinin güvencesi olarak takıldığı kabul edildiğinden emaneten (geçici olarak) takıldığı konusunda kadının bir kabulü olmadığı sürece genel kural kabul edilecektir. Artık, ziynetlerin geri istenmemek üzere verildiği iddia ve ispat edilmedikçe, bunları alan iade etmekle yükümlüdür.
  6. İspat külfetinin hangi tarafta olduğu hususunun, yukarıda bahsedilen hukuki düzenleme çerçevesinde çözümlenmesi gerekmektedir. Davalı genel kuralın aksine örf ve adetleri bulunduğunu iddia ettiğine göre bunu ispat külfeti kendisine düşmektedir. Davalı ispat amacıyla muhtar olan tanık …’ı dinletmiş; tanık iddia edilenden farklı olarak “bizim adetlerimiz düğünde takılan takılar, kıza takıldıysa kızın, oğlana takıldıysa oğlanın olur” şeklinde ifade vermiş; mahkemece tanığın beyanı esas alınarak hüküm kurulmuştur.
  7. Hemen belirtmek gerekir ki, düğünde takılan takıların erkeğe ait olduğu yönünde örf ve adetleri bulunduğunu belirten davalının, dinlettiği tanığın beyanı ve Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına yansıyan yaygın örf ve adet karşısında daha köklü bir adetin varlığını ispatlayamadığı açıktır. Bu durumda genel kuraldan ayrılınmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.
  1. Ne var ki, mahkemece dinlenilen davalı tanığı …’nin beyanına itibar edilerek 5 adet burma bileziğin davacıya iade edildiğinin kabulü ile bu 5 bilezik yönünden talebin reddine karar verilmiştir. Ancak, mahkemece kurulan 10.11.2014 tarihli ve 2013/241 E., 2014/732 K. sayılı karara davacının 5 adet burma bilezik yönünden itiraz etmemesi nedeniyle bu husus davalı yönünden usulü kazanılmış hak teşkil eder. Bu nedenle taraflarca getirilme ilkesine tabi bulunan ve davacı tarafça temyize getirilmediğinden bu yöndeki ret kararı kesinleşen 5 adet burma bilezik hakkındaki direnme kararı isabetli olmakla birlikte, yukarıdaki açıklamalar gereğince, diğer ziynetler bakımından direnme kararı Kurul çoğunluğu tarafından isabetli bulunmamıştır.
  2. Ayrıca, somut olayda davalıya takılan 1 adet bilezik yönünden davacının talebi mahkemece kabul edildiğinden Özel Daire bozma kararının 9. paragrafında yapılan açıklamalar dosya kapsamı ile örtüşmemektedir. Bu durumda, Özel Daire bozma kararının 9. paragrafının 1. bendindeki “1 adet 22 19/11/2021 12:10 Yargıtay Bilgi İşlem Merkezi Müdürlüğü Tarafından Oluşturulmuştur. Sayfa 4 YARGITAY BAŞKANLIĞI ayar 13 gr bilezik” ifadesinin bozma kararında yer almasının isabetli olmadığı, karardan çıkartılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
  3. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, düğünde takılan takıların düğün masraflarına katkı mahiyetinde olduğu ve kime takıldıysa ona hediye verilmesi gayesi güdüldüğü, takılan tüm ziynet eşyasının kadına bağışlanmasının amaçlanamayacağı görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
  4. Sonuç itibariyle, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
  5. Bu nedenle direnme kararı açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulmalıdır.

IV. SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle;

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 27.01.2016 tarihli ve 2015/2539 E., 2016/842 K. sayılı kararının 9. paragrafının 1. bendindeki “1 adet 22 ayar 13 gr bilezik” ifadesinin bozma kararından çıkartılması suretiyle direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,

İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 13.04.2021 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY

Uyuşmazlık; tarafların düğününün yapıldığı yörenin örf ve adetine göre erkeğe takılan altınların erkeğe ait olduğu yönündeki davalı savunmasının kanıtlanıp kanıtlanmadığı, buna göre düğünde erkeğe hediye olarak takılan altınların, davalının kişisel malı sayılıp sayılmayacağı, örf ve adet gereği erkeğe verilmiş kabul edilip edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Davalı erkek; yörenin örf ve adetine göre düğünde takılan takıların erkeğe ait olduğunu savunmuş, davacı kadın ise, örf ve adete göre ev eşyalarını erkek tarafının alması hâlinde takıların erkeğe ait olacağını, oysa tarafların ev eşyalarını kendilerinin aldığını ileri sürmüştür. Bu noktada; ziynet kavramı, örf ve adet kuralları ile davada ispat kuralarına ilişkin yasal düzenlemelere bakmak gerekir. Ziynet; altın, gümüş gibi kıymetli madenlerden yapılmış olup; insanlar tarafından takılan süs eşyası olarak tanımlanmaktadır (Yılmaz, E.: Hukuk Sözlüğü, … 2011, s. 1529). Ziynet eşyasını da, evlilik münasebetiyle gelin ve damada verilen hediyeler olarak nitelendirmek mümkündür. Kadına özgü ziynet eşyaları; bilezik, altın kelepçe, kolye, gerdanlık, takı seti, bileklik, saat, küpe ve yüzük gibi takılar olarak kabul edilmektedir (Sağıroğlu, M.Ş: Ziynet davaları, …, 2013, s.3). Kadına özgü ziynet eşyaları; eşler arasında bir anlaşma yoksa veya bu konuda örf ve adet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır (HGK’nın 05.05.2004 tarih, 2004/4-249 E, 2004/247 K, 04.03.2020 tarih,
2017/3-1040
E, 2020/240 K). 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 1/1 maddesindeki; “Kanunda uygulanabilir bir hüküm 19/11/2021 12:10 Yargıtay Bilgi İşlem Merkezi Müdürlüğü Tarafından Oluşturulmuştur. Sayfa 5 YARGITAY BAŞKANLIĞI yoksa, hakim , örf ve adet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir.” düzenlemesi gereği hâkim kanunda hüküm bulunmayan hâllerde örf ve adet gereğince karar verme yetkisine sahiptir. Örf ve adet kuralları; belli bir olay ve ilişkilerde toplumun bireylerince belli bir biçimdeki davranışın tekrarlanması ile yavaş yavaş organizmanın gelişmesi gibi meydana gelir. Dolayısıyla, bir örf ve adet kuralının uzun süre uygulanması (maddi unsur) bu kurala uyma konusunda toplumda bir inancın (psikolojik unsur) yerleşmesi ve kurala uyulmaması durumunda bir yaptırım ile karşılaşılacağı konusunda bir kabulün olması ( hukuki unsur) gerekir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 6. maddesi: “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür. ” 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun “İspat yükü” başlığını taşıyan 190. maddesi: “(1) İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. (2) Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.” hükmünü içermektedir. HMK’nın 190. maddenin birinci fıkrasında, ispat yükünün belirlenmesine ilişkin temel kural vurgulanmıştır. Buna göre, bir vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran taraf ispat yükünü taşıyacaktır. İspatın konusu, tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve bu uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek çekişmeli vakıalardır ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir. Vakıa (olgu) ise, 03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E. ve 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylar şeklinde tanımlanmıştır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir. Bir davada o davanın çözümünü etkileyebilecek vakıalar için delil gösterilir ve ancak bu deliller inceleme konusu olabilir. Başka bir deyişle, delil, bir vakıanın ispatı için başvurulan vasıtalardır ve konusu da maddi hukuktur. Öncelikle düğünde takılan ziynet ve altınların varlığı ve miktarının tespiti gerekir. Düğünde taraflara takılan bilezikler ile altınların tespiti için davacı tarafın dayandığı altı adet fotoğraf ve CD üzerinde yapılan bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen asıl ve ek raporlar ve tanık beyanına göre, mahkemece, davacı kadın üzerinde 5 adet 22 ayar, her biri 22 gram … burması, 11 adet 22 ayar her biri 15 gram civarında takı bileziği, 1 adet 14 ayar 10 gram fantezi bilezik ile 31 adet çeyrek altın, davalı erkek üzerinde ise, 1 adet 13 gram 22 ayar bilezik, 2 adet ziynet altın, 3 yarım altın, 80 adet çeyrek altın bulunduğu, erkek üzerine takıldığı tespit edilen 1 adet bilezik davalıya takılmış ise de kadına özgü ziynet eşyası olması nedeniyle kadına ait olduğu ayrıca 5 … burma bileziğin de davacıda kaldığı kabul edilerek, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Mahkeme kararını temyizinde davacı, örf ve adet yönünde yeterli araştırma yapılmadığını ileri sürmüş, mahkemece davacıda kaldığı kabul edilen 5 … burma bileziği temyiz konusu yapmamış, davalı da temyizinde, köy muhtarının beyanı ile yöresel örf ve âdetin belirlendiğini, buna göre üzerinde tespit edilen altınların davacı tarafından talep edilmesinin yerinde olmadığını, davacı üzerinde 15 çeyrek altın tespit edilmesine rağmen, 31 adet çeyrek altının davacıya iadesi yönündeki kararın yerinde olmadığını 19/11/2021 12:10 Yargıtay Bilgi İşlem Merkezi Müdürlüğü Tarafından Oluşturulmuştur. Sayfa 6 YARGITAY BAŞKANLIĞI ileri sürerek temyiz etmiş, davalı erkek üzerinde tespit edilen 1 adet 22 ayar, 13 gram bileziğin davacıya iadesini temyiz konusu yapmamıştır. Bu durumda; mahkemenin, ilk kararında, 5 adet bileziğin davacıda bulunduğu, düğünde davalıya takılan 1 adet bileziğin de davacıya ait olduğu yönündeki kabulü taraflarca temyiz konusu yapılmadığından Özel Dairenin bu yöndeki bozması yerinde değildir. Belirtilen yasal düzenlemeler ve tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde; tarafların aynı köylü olduğu ve düğünlerinin köyde yapıldığı, CD ve fotoğraflarda tarafların düğününde kadın ve erkeğe ayrı kuşak takılarak takıların ayrı ayrı takılmış olması ve 9 yıl köy muhtarlığı yapan tanığın, “adetlere göre, düğünde kıza takılan takıların kıza, erkeğe takılan takıların erkeğe ait olduğu” beyanı karşısında, yöresel örf ve adet gereği düğünde davalı erkeğe takılan altınların davalıya ait olduğu kanıtlanmış bulunduğundan, mahkemenin direnme kararının yerinde olduğu, kararın onanması gerektiği görüşünde olduğumuzdan, sayın çoğunluğun aksi yöndeki bozma kararına katılınmamıştır.

Akhisar avukat, boşanma avukatı, ziynet davası, düğünde takılan altınlar kime aittir? Düğünde takılan altınlarımı alabilir miyim?

0

Boşanma Avukatı’nın yanında imzalanan belgeye, Boşanma ve nafaka davasına ilişkin BAM Kararı. Akhisar/Manisa

T.C. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
Adana 2. Hukuk Dairesi
Esas No: 2019/1566
Karar No: 2020/167
Karar Tarihi: 23.01.2020


İSTİNAF KARARI
Yukarıda tarihi, konusu ve tarafları gösterilen mahkemenin kararına karşı, davacı-karşı davalı erkek
vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulduğu, dosyanın istinaf incelemesi yapılmak üzere
dairemize gönderildiği ve istinaf isteminin süresi içerisinde yapıldığı anlaşılmakla dosya incelendi.
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

TALEP :
Davacı-karşı davalı erkek dava dilekçesinde özet ile; tarafların 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
22/01/2014 tarih 2014/46 esas 2014/70 karar sayılı kararı ile boşandıklarını, bu boşanmanın
kesinleştiğini, anlaşmal boşanmanın gerçekleşmesi ile D… K….’ya 400 TL yoksulluk nafkası, A… K…
S…’ya 350 TL iştirak nafakası bağlandığını, boşanma kararının kesinleşmesinden kısa bir süre sonra
davalı D… K…’nın 27/03/2014 tarihinde yoksulluk nafakasından kendi isteği ile feragat ettiğine dair
şahsına yazılı ve ıslak imzalı olarak belge gönderdiğini, gönderdiği belgeyi boşanma avukatı olan Av.
M… Y… tarafından hazırlanmış olup bizzat boşanma avukatının yanında imzalandığını ve tarfına
gönderildiğini, aslının fotokopisinin deliller arasında bulunduğunu, davalının avukatı aracılığıyla
maddi durumundan dolayı ödeyemediği iştirak nafakaları ve kendi isteği ile feragat etmiş olduğu
yoklulluk nafakasını da eklettirip icra ceza davası açtığını,
davalının ailesi ile birlikte yaşadığını,
zorunlu giderlerinin ailesi tarafından karşılandığını, barınma, sağlık, giyinme, fatura, mutfak masrafı
gibi ciddi giderlerinin olmadığını, boşanma davası bittikten 8 ay kadar sonra tekrar evlendiğini, 3 yıldır
evli olduğunu, boşandığında TSK da uzman çavuş olarak görev yaptığını, yaklaşık 1,5 yıl önce mesleği
bıraktığını, bıraktıktan sonra düzgün bir iş hayatı olmadığını, yaklaşık 6 aydır işsiz olduğunu, davalının
ikamet ettiği Silifke ilçesinde akrabalarından duyduğu kadarıyla şahsın sigortasız bir şekilde maaşlı
olarak yaşlı bir kadına bakıcılık yaptığını, davalının maddi durumunun kendisinden daha iyi olduğunu, nafaka ödeyecek durumunun kalmadığını, tüm bu nedenlerle nafakanın kaldırılmasını veya
ödeyebileceği miktarda maddi durumunun baz alınarak yeniden düzenlenmesini, yargılama giderleri ile
vekalet ücretinin davalı üzerinde bırakılmasına karar verilmesini dava ve talep etmiştir.


SAVUNMA :
Davalı-karşı davacı kadın vekili cevap ve karşı dava dilekçesinde özet ile; davanın yetkisiz
mahkemede açıldığını, iş bu sebeple davanın reddinin gerektiğini, 4721 Sayılı TMK’nın 177
“boşanmadan sonra açılacak nafaka davalarında, nafaka alacaklısının yerleşim yeri mahkemesi
yetkilidir” şeklinde düzenlendiğini, yetkili Mahkeme’nin Silifke olduğunu, davacı karşı davalı yanca
Bursa’da açılan davaya ilişkin yetkisizlik kararı verilmesini, davacı yanca varlığı iddia edilen feragat
mahkeme önünde yapılmadığından geçerli bir feragat olarak değerlendirilemeyeceğini, adi yazılı bir
belge ile yapılan feragatin geçersiz olduğunun kabul gördüğünü, davacı yanın iddialarının mesnetten
uzak asılsız iddialar olduğunu, davacının beyanlarının varsayımlardan ibaret olduğunu, itibar
edilmesinin mümkün olmadığını, davacının sürekli farlı işlerde çalıştığı, ancak sigortasının

bulunmadığı, gerek kendi çalışmaları, gerekse yeni eşinin çalışması nedeniyle maddi durumunun
davalıya göre kat kat daha iyi durumda olduğunu, davacının nafakaları ödemediğini, müvekkilinin
müşterek çocuğa tek başına bakmakla yükümlü olduğunu, müvekkilinin maddi elverişsizlikler
yüzündün 2010 doğumlu oğlu A… K…’ı şu anda okuldan almak zorunda kaldığını, A… K…ın servisinin
150 TL, okulu 350 TL olmak üzere yalnızca okul giderleri için 500 TL olup bunun haricinde hastane,
gıda, giyim giderlerinin gün geçtikçe pahalılaşan hayat şartlarında hükmedilen nafaka miktarının
fazlasıyla aştığını, müşterek çocuk için taktir edilen 350 TL nafakanın yeterli gelmediğini, nafaka
miktarının 1000 TL ye arttırılmasını, müvekkili lehine hükmedilen 400 TL nafakanın müşterek
çocuğun tüm masraflarına, ev ihtiyaçlarına, sağlık giderlerine yetmemektedir. Ülkemiz şartlarında
market, pazar, giyim, kuşam, alışverişinin elektrik su parasının, ısınma giderlerinin karşılığı olmayan
400 TL nafaka ile bir dü müşterek çocuğun artan masraflarını karşılamaya çalışması nedeniyle hiçbir
geliri olmayan müvekkilinin zor durumda kaldığını, tüm bu sebeplerle davacı karşı davalının davasının
reddine, müşterek çocuk için olan 350 TL nafakanın 1000 TL, müvekkili için aylık 400 TL olan
yoksulluk nafakasının 1000 TL ye çıkartılmasına yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davacı karşı
davalı üzerinde bırakılmasına karar verilmesini dava ve talep etmiştir.


İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ:


Silifke 1. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’nin 09/05/2019 tarih, 2018/41 Esas ve 2019/169 Karar
sayılı ilamında özet ile; davacı-karşı davalı erkeğin, yoksulluk nafakasının kaldırılması, müşterek
çocuklar için ödenen iştirak nafakasının kaldırılması/indirilmesi davasının kısmen kabulü ile, davalıkarşı davacı kadın için Silifke 2.Asliye Hukuk Mahkemesi 2014/46-70 E.K sayılı ilamın ile takdir
edilen aylık 400,00.TL yoksulluk nafakasının aylık 200,00.TL’ye indirilmesine, fazlaya ilişkin istemin
reddine, davalı-karşı davacı kadının yoksulluk ve iştirak nafakalarının artırılmasına ilişkin davasının
reddine, erkek tarafından açılan davada, erkek lehine, kadın aleyhine yargılama gideri vekalet ücretine,
kadının açtığı dava yönü ile kadının yaptığı yargılama giderinin kadın üzerinde bırakılmasına, kadın
aleyhine, erkek lehine yargılama gideri ve vekalet ücretine karar verildiği anlaşılmıştır.


İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ:


Davacı-karşı davalı erkek vekili istinaf dilekçesinde özet ile; karşı dava açısından herhangi bir istinaf
taleplerinin olmadığını, İlk Derece Mahkemesince, dava dilekçesinde belirttikleri hususlar, deliller ve
davalı-karşı davacı kadının 27/03/2017 tarihli yoksulluk nafakasından feragat ettiğine dair yazının
dikkate alınmadığını eksik inceleme ile karar verildiğini, feragat nedeni ile yoksulluk nafakasının
tamamen kaldırılmasının gerektiği, davacı-karşı davalının Uzman Çavuş iken 2015 yılında meslekten
ayrıldığını, günlük işlerde çalışarak geçimini sağladığını, söz konusu nafakayı ödeyecek gücünün
olmadığını, nafakayı ihlal nedeni ile kadın tarafından bir çok kez icra cezaya şikayet edildiğini, borç
alarak nafakayı ödemeye çalıştığını, davalı-karşı davacının maddi durumunun iyi olduğunu belirterek,
İlk Derece Mahkemesince verilen kararın kaldırılarak, davalı-karşı davacı kadın için ödenen yoksulluk
nafakasının tamamen kaldırılmasını ve müşterek çocuk için ödenen iştirak nafakasının makul bir
seviyeye indirilmesini istinaf kanun yolu ile talep etmiştir.


DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE :


HMK 355 maddesine göre, resen gözetilecek kamu düzenine aykırı haller dışında istinaf incelemesi,
istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılır.
Dava, erkek tarafından, yoksulluk nafakasının kaldırılması/iştirak nafakasının kaldırılması/indirilmesi,
kadın tarafından da yoksulluk ve iştirak nafakalarının artırılması davalarına ilişkindir.
Tüm dosya birlikte değerlendirildiğinde; tarafların, 12/12/2007 tarihinde resmi olarak evlendikleri, bu
evliliklerinden 07/10/2010 d.lu Ali Kaan isimli 1 müşterek çocuklarının olduğu, tarafların Silifke 2.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2014/46-70 E.K sayılı, 01/04/2014 tarihinde kesinleşen ilamı ile
anlaşmalı boşanmadıkları, müşterek çocuğun velayet hakkının anneye verildiği, boşanma kararı ile
birlikte kadın için aylık 400,00.TL yoksulluk, müşterek çocuk için aylık 350,00.TL iştirak nafakası

takdir edildiği, davacı-karşı davalı erkek tarafından, ödenmekte olan yoksulluk nafakasının
kaldırılması, müşterek çocuğa ödenen iştirak nafakasının kaldırılması olmadığı takdirde indirilmesinin
talep edildiği, davalı-karşı davalı kadın tarafından süresinde sunduğu cevap ve karşı dava dilekçesi ile
açılan davanın reddini talep ederek, ödenmekte olan yoksulluk ve iştirak nafakasının miktarlarının
artırılmasını talep ettiği, İlk Derece Mahkemesince yaptırılan ekonomik-sosyal araştırmaya göre,
davacı-karşı davalı erkeğin; özel güvenlik görevlisi olarak çalıştığı, asgari ücret aldığı, aylık 750,00.TL
kira ödediği, davalı-karşı davacı kadının da; tarlalarda yövmiyeci olarak çalıştığı, boş zamanlarında
çocuk baktığı, anne ve baba evinde kaldığı, mal varlığının olmadığının belirlendiği, İlk Derece
Mahkemesince yapılan yargılama neticesinde, İlk Derece Mahkemesi kararının özeti bölümünde
açıklandığı üzere, davacı-karşı davalı erkeğin, davasının kısmen kabulüne karar verilerek, ödenmekte
olan yoksulluk nafakasının, aylık 200,00.TL’ye indirilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine, davalıkarşı davacı kadının ödenmekte olan yoksulluk ve iştirak nafakasının artırılması davasının reddine
karar verildiği, verilen kararın usulüne uygun olarak taraflara tebliğ edildiği, davalı-karşı davacı
kadının istinaf kanun yoluna başvurmadığı, davacı-karşı davalı erkeğin, yasal istinaf başvuru süresi
içersinde istinaf dilekçesi özeti bölümünde açıklandığı üzere; verilen kararda yoksulluk nafakasının
kaldırılmaması, iştirak nafakasının makul seviyeye indirilmemesi, delillerin değerlendirilememesinin
usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesi ile istinaf kanun yoluna başvurduğu anlaşılmıştır.


Taraflarca sunulan, İlk Derece Mahkemesince toplanan tüm delillere ve davacı-karşı davalı erkek
tarafından gösterilen istinaf nedenlerine göre yapılan incelemede; taraflarca gösterilen, İlk Derece
Mahkemesince toplanan tüm deliller ve İlk Derece Mahkemesince verilen karar, taraflarca ileri sürülen
vakıalar, dosyaya toplanan tüm bilgi ve belgeler ve davacı-karşı davalı erkek tarafından ileri sürülen
istinaf nedenleri birlikte değerlendirildiğinde; İlk Derece Mahkemesince kadının davasının reddine,
erkeğin davasının kısmen kabulü ile kadın için ödenen aylık 400,00.TL yoksulluk nafakasının aylık
200,00.TL’ye, müşterek çocuk için ödenen iştirak nafakasının yeniden değerlendirimesi talebinin
fazlaya ilişkin talep olarak değerlendirilerek reddine karar verildiği, kadın tarafından istinaf kanun
yoluna başvurulmadığı, erkek tarafından süresinde istinaf kanun yoluna bşavurduğu dikkate
alındığında, kadın yönünden erkek aleyhine verilen karar da nafakanın yıllık (farkı miktarı 200,00×12
= 2.400,00.TL) olduğu, müşterek çocuk yönünden erkek aleyhine verilen kararın nafakanın yıllık (farkı
miktarı 350,00×12 = 4.200,00.TL) olup kadın ve müşterek çocuk yönünden erkek aleyhine verilen
karar, karar tarihindeki kesinlik sınırının altındadır ve İlk Derece Mahkemesince kadın yönünden
yoksulluk nafakasının kaldırılması, müşterek çocuk yönünden iştirak nafkasının
kaldırılması/indirilmesine ilişkin verilen karar, istinaf talebinde bulunan davacı-karşı davalı erkek
yönünden HMK.’nun 341/4 maddesi hükmü gereği kesin niteliktedir.
HMK.’nun 346 maddesi gereğince kesin olan karara karşı istinaf dilekçesi İlk Derece Mahkemesince
reddedilebileceği gibi 352. Madde gereğince Bölge Adliye Mahkemesince de istinaf isteminin reddine
karar verilebilir. Bu nedenle davacı-karşı davalı erkeğin istinaf kanun yoluna başvurma talebinin kesin
karara ilişkin olması nedeniyle HMK nun 341/4 ve 352. maddeleri gereğince usulden reddine oy birliği
ile karar vermek gerekmiş aşağıdaki hüküm kurulmuştur.


HÜKÜM :

Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;
1-Davacı-karşı davalı erkek vekilinin, Silifke 1. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’nin 09/05/2019 tarih,
2018/41 Esas ve 2019/169 Karar sayılı ilamında, “yoksulluk nafakasının kaldırılması, müşterek çocuğa
ödenen iştirak nafakasının kaldırılması/indirilmesine” yönelik istinaf başvurusunun, HMK.’nun 352-
(1)-b maddesi gereğince USULDEN REDDİNE,
2-Davacı-karşı davalı tarafından, yatırılan 44.40.TL istinaf karar ilam harcının talep halinde davacıkarşı davalı tarafa iadesine,
3-Davacı-karşı davalı tarafça yapılan istinaf yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına,
4-Davacı-karşı davalı tarafça, istinaf nedeniyle yatırılan gider avanslarından varsa kullanılmayan
kısmının talep halinde davacı-karşı davalı tarafa iadesine,

5-Kararın 6100 sayılı HMK nun 359/(3) maddesi gereğince İlk Derece Mahkemesi tarafından taraflara
tebliğe çıkarılmasına,
Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda 6100 sayılı HMK nun 341/4, 352-(1)-b ve 362/1-a
maddeleri uyarınca KESİN olmak üzere OY BİRLİĞİYLE karar verildi. 23/01/2020.(¤¤)

Akhisar boşanma avukatı, Boşanma Avukatı, , Akhisar Avukat.

Konuşmayı Başlat
Whatsapp
Merhaba
Size nasıl yardımcı olabiliriz?